Dinlenmeye İzin Vermeyen Zihin
Bazı günler oluyor; takvim hafifliyor, zaman genişliyor. İlk anda bedende bir ferahlık beliriyor. "Ne güzel," diyor insan, "biraz durmak için alan var."
Ama bu ferahlık çoğu zaman uzun sürmüyor. Zihin sessizleşmek yerine hemen başka bir şeye yöneliyor. Boşluk bir eksiklik gibi hissedilmeye başlıyor. Durmak bir lüksmüş gibi. Üretmediğimiz her an, sanki boşa geçen bir zamanmış gibi algılanıyor.
Bu his tanıdık. Ve çoğu zaman kişisel değil.
Bize uzun zamandır öğretilen bir şey var: Değer, üretimle ölçülür. Zaman ancak kullanıldığında anlamlıdır. Dinlenme, ancak hak edildiğinde mümkündür. Bu bakış açısı o kadar içselleşmiş ki, program boşaldığında bile bedenin ihtiyacını değil, zihnin huzursuzluğunu dinliyoruz.
Oysa beden başka bir ritimde çalışır. Beden için durmak, boşluk değildir. Beden için durmak, düzenlenme zamanıdır.
İşimin büyük bir kısmı bedenle temas etmeyi, başkalarının bedenini duymayı, tutmayı, eşlik etmeyi içeriyor. Seans sırasında, ders verirken, karşımdaki bedenin sınırlarını, sinyallerini, temposunu gözetiyorum. Ne zaman durması gerektiğini, ne zaman yumuşaması gerektiğini hissediyorum.
Ama ilginç bir şekilde, sıra kendi bedenime geldiğinde bunu unutabiliyorum.
Zihnin yarattığı o tanıdık baskı devreye giriyor: "Bir şey yapmalısın." Bir üretim, bir plan, bir doldurma hali…
O anda fark ediyorum. Aslında bedeni dinlendirmem gereken anlarda, zihnin yarattığı bir kaygıyla yine bedenin üzerine gidiyorum. Görünürde dinleniyorum belki, ama içeride bir gerilim devam ediyor. Dinlenme bile performansa dönüşüyor.
Bu farkındalık genellikle sonradan geliyor. Bedenin içinden bir sinyal gibi. Yavaşlama, iç çekme, durma ihtiyacı…
Ve ben orada durduğumda, bir şey netleşiyor: Dinlenmeye izin vermemek, bedenle çalışırken bile bedenle bağlantıyı koparabiliyor.
Belki de asıl pratik burada başlıyor. Boşlukla kalabilmekte. Üretmeden, doldurmadan, fayda yaratmaya çalışmadan var olabilmekte.
Bedenin kendi ritmine güvenmekte.

