Neden Bazı İnsanlar Heyecanı Aramaktan Vazgeçemez?

Son günlerde Türkiye'de birçok insanın konuştuğu gündem malumunuz.

Devam eden soruşturmayla birlikte kamuoyunda yalnızca bağışlar ve hukuki süreç değil, bir başka konu da tartışılmaya başlandı: Kumar bağımlılığı.

Elbette devam eden bir soruşturmada suçluluk ya da sorumluluk hakkında hüküm vermek doğru değildir. Hukuki sürecin sonucunu beklemek gerekir. Ancak bu tartışma bana çok daha farklı bir soruyu düşündürdü:

Neden bazı insanlar tekrar tekrar yüksek risk içeren davranışlara yönelir?

Bu soruya verilen en yaygın cevap genellikle 'iradesizlik' olur. Oysa son yirmi yılda nörobilim, psikoloji ve travma araştırmaları çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor.

 

Belki de bazı insanlar heyecanın peşinden koşmuyordur. Belki de sinir sistemleri, yıllardır tanıdığı uyarılma düzeyini yeniden bulmaya çalışıyordur.

 

Bu soruyu daha iyi anlamak için önce şu cümlelere bakalım. Hepsini bir noktada birinden duymuşuzdur:

"Adrenalinsiz yaşayamıyorum." "Baskı altında daha iyi çalışıyorum." "Son dakikaya kalmadan hiçbir işe başlayamıyorum." "Kriz olunca kendimi daha canlı hissediyorum."

Çoğu zaman bunları kişilik özelliği olarak yorumlarız: maceracı ruh, risk almayı sevmek, heyecan bağımlılığı. Ama travma bilgili yaklaşım çok farklı bir ihtimal sunuyor.

Bazı insanlar gerçekten heyecanı aramıyor olabilir. Sinir sistemleri, kendini en tanıdık hissettiği uyarılma düzeyini yeniden bulmaya çalışıyor olabilir.

 

Güven Her Zaman Sessizlik Gibi Hissettirmez

Güveni genellikle sakinlik, huzur ve rahatlama ile eşleştiririz. Oysa sinir sistemi açısından güven, her zaman sessizlik anlamına gelmez.

Çocukluk ve ergenlik döneminde kronik stres, ihmal, öngörülemezlik veya sürekli alarm halinde geçen bir çevrede büyüyen bireylerde, sinir sistemi bu yüksek uyarılma düzeyini zamanla "normal" olarak kodlayabilir.

Bu nedenle yetişkinlikte sürekli meşgul olmak, son dakikada çalışmak, yüksek baskı altında üretmek ya da kriz çözmek kişiye "iyi hissettiren" değil, tanıdık gelen durumlar olabilir.

 

Bu önemli bir ayrımdır. Tanıdık olan, iyi hissettiren ile aynı şey değildir.

 

Beyin Heyecanı mı Arıyor, Yoksa Tanıdık Olanı mı?

Sinir sistemi yeni deneyimlerden çok, tahmin edebildiği deneyimleri tercih eder. Ve işte paradoks burada: çocukluğu kaotik geçmiş biri için kaos bile tahmin edilebilir olabilir.

Yoğun tempo, belirsizlik, son dakika baskısı, yüksek risk... Bunlar beyin tarafından "alışılmış çalışma modu" olarak algılanabilir. Bu bilinçli bir seçim değildir. Yıllar boyunca öğrenilmiş bir fizyolojik adaptasyon olabilir.

 

Erken Yaşam Deneyimleri Ödül Sistemini de Şekillendirebilir

Nörobilim bize yalnızca stres sisteminin değil, ödül sisteminin de erken yaşam deneyimlerinden etkilendiğini gösteriyor. Araştırmalar, erken yaşam stresinin ödül işleme bölgelerinde değişikliklere yol açabileceğini; bunun da motivasyon ve ödül arayışını etkileyebileceğini ortaya koyuyor.

Bazı bireylerde bu durum günlük yaşamın doğal ödüllerine karşı daha düşük duyarlılık oluştururken, bazılarında daha yoğun uyarıcı deneyimlere yönelme eğilimini artırabilir.

Bu nedenle mesele sadece "daha fazla dopamin istemek" değildir. Asıl soru şudur:

Sinir sistemi hangi yoğunluğu normal kabul etmeyi öğrendi?

 

Heyecan Aramak Her Zaman Macera Sevmek Anlamına Gelmez

Travma bilgili yaklaşım, davranışın kendisinden önce davranışın işlevine bakmayı önerir. Bir kişi sürekli yeni projelere atlıyor, aşırı risk alıyor, son dakikaya kadar bekliyor ya da yoğun baskı altında üretmeyi tercih ediyor olabilir.

Bu davranışların her biri farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Bazen gerçekten keşfetme isteğinden. Bazen kişilik özelliklerinden. Bazen de sinir sisteminin alışık olduğu uyarılma seviyesini yeniden oluşturma çabasından.

Her risk alan kişinin travma öyküsü vardır demek doğru değildir. Ama erken yaşam stresi, dürtüsellik ve heyecan arayışı arasında anlamlı ilişkiler gösteren araştırmalar bulunmaktadır.

 

Miyoterapi ve Travma Bilgili Yoga Bu Noktada Ne Söylüyor?

Sinir sistemi yalnızca zihinsel deneyimlerle değil, bedensel deneyimlerle de şekillenir. Kronik yüksek uyarılma hali kaslarda, nefeste, duruşta ve fasyal gerilimde iz bırakır.

Miyoterapi ve travma bilgili yoga çalışmaları tam da bu noktada devreye girer: Beden, yıllarca sürdürdüğü alarm modundan çıkmayı, ama bu sefer korkudan değil güvenden öğrenmeye başlar.

Bu çalışmalar "sakin olmayı öğret" demez. Bunun yerine sinir sistemine şu deneyimi sunar: Sakin olmak da tanıdık ha

le gelebilir. Ve tanıdık hale geldiğinde, tehdit gibi hissettirmez.

 

Belki de Sormamız Gereken Soru Değişmeli

"Neden sürekli heyecan arıyorum?" yerine "Sinir sistemim hangi yoğunlukta kendini tanıdık hissediyor?" diye sormak çok daha açıklayıcı olabilir.

Çünkü iyileşme çoğu zaman heyecanı tamamen ortadan kaldırmak değildir. Bazen amaç, sinir sistemine ilk kez şunu deneyimletebilmektir:

Sakin olmak da güvenli olabilir.

Ve belki de en zor öğrenilen şey budur. Çünkü gerçekten regüle olmuş bir sinir sistemi için huzur sıkıcı değildir; sadece tehdit içermeyen, sürdürülebilir bir yaşam ritmidir.

 

Heyecan aramak bazen macera sevmek değildir.

Bazen sinir sisteminin bildiği tek ritme

geri dönmeye çalışmaktır.

Bloga dön