Beden Bir Proje Değil, Yaşadığımız Yer

Hayatı yaşamak başlı başına bir performans değil. Ancak modern hayat, onu kolaylıkla bir performansa dönüştürebiliyor.

Performansın içinde her zaman görünmez bir değerlendirme vardır: "Nasıl görünüyorum?" "Yeterince iyi yapıyor muyum?" "Olmam gereken yerde miyim?" "Başkalarına göre ne kadar ilerledim?"

Bu bakış hayatın içine yerleştiğinde, yalnızca çalışırken değil, dinlenirken, hareket ederken ve hatta iyileşmeye çalışırken bile kendimizi değerlendirmeye devam ederiz.

Dinlenmek, yalnızca dinlenmek olmaktan çıkar; "verimli dinlenme"ye dönüşür. Spor yapmak, bedenle temas kurmak yerine bedeni geliştirme ve optimize etme projesine dönüşür. İyileşmek bile tamamlanması gereken bir hedef haline gelebilir.

 

Performanstan uzaklaşmak için yöneldiğimiz şey, fark etmeden başka bir performans alanına dönüşebilir.

 

Hayatımızı Yaşamak mı, Değerlendirmek mi?

Performans bakışında insan, hayatının içinde olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır. Kendi yaşamına dışarıdan bakmaya ve onu sürekli puanlamaya başlar.

Bugün yeterince üretken miydim? İyi beslendim mi? Yeterince hareket ettim mi? Doğru şekilde dinlendim mi? Günümü iyi değerlendirdim mi?

Bunların her biri tek başına makul sorular olabilir. Ancak hayatın her alanı bu değerlendirme diliyle çevrelenince insan, kendi deneyiminin katılımcısı olmaktan çok denetleyicisine dönüşebilir.

Oysa hayat her zaman ölçülebilir, planlanabilir ve verimli değildir. Hayatın içinde yavaşladığımız, kararsız kaldığımız, bir şeyi beceremediğimiz, fikrimizi değiştirdiğimiz zamanlar da vardır.

 

Hayatımı mı yaşıyorum, yoksa yaşadığım hayatı sürekli değerlendiriyor muyum?

 

Beden de Performansın Bir Parçasına Dönüşüyor

Hayat bir projeye dönüştüğünde, beden de bundan payını alır. Beden; düzeltilmesi, şekillendirilmesi, güçlendirilmesi ve sürekli daha iyi hale getirilmesi gereken bir nesne gibi görülmeye başlanır.

Duruşumuz düzeltilmelidir. Kaslarımız daha güçlü ve esnek olmalıdır. Nefesimiz doğru olmalıdır. Ağrımız bir an önce ortadan kalkmalıdır. Bedenimiz bize ayak uydurmalı ve hayatımızın temposunu aksatmamalıdır.

Oysa beden yalnızca performansımızı taşıyan bir araç değildir.

Beden, hayatı deneyimlediğimiz yerdir. Sevinci, yorgunluğu, yakınlığı, korkuyu, hareketi, teması ve dinlenme ihtiyacını onun aracılığıyla hissederiz.

 

Her Belirti Hemen Düzeltilmek Zorunda mı?

Bedensel bir belirti ortaya çıktığında çoğumuzun ilk tepkisi onu ortadan kaldırmaya çalışmak olur. Bu son derece anlaşılırdır. Ağrı, gerginlik ve hareket kısıtlılığı günlük yaşamı zorlaştırabilir; bazı durumlarda değerlendirme ve tedavi gerektirir.

Ancak her duyumu yalnızca susturulması gereken bir sorun olarak gördüğümüzde başka bir ihtimali kaçırabiliriz: Bedenin bize ne anlattığını fark etme ihtimalini.

Belki her seferinde "Bunu nasıl düzeltirim?" diye sormadan önce kısa bir süre durabiliriz: "Şu anda ne hissediyorum?" "Bu duyum ne zaman artıyor, ne zaman azalıyor?" "Bedenim hareket etmek mi, dinlenmek mi istiyor?"

 

Bedeni bir sorun olarak görmekle ona merakla yaklaşmak arasında önemli bir fark vardır.

 

Miyoterapide Amaç Bedeni Düzeltmek mi?

Miyoterapide benim için mesele, karşımdaki bedeni ideal kabul edilen bir forma getirmek değil. Her omurgayı aynı hizaya sokmak, her kası aynı ölçüde esnetmek ya da kişiyi mümkün olan en kısa sürede "optimum" hale getirmek de değil.

Çünkü beden, üzerinde çalışılan pasif bir nesne değildir. O bedenin içinde yaşayan, hisseden, seçim yapan ve kendine özgü bir yaşam geçmişi olan biri vardır.

Temas nasıl hissettiriyor? Hareket sırasında ne değişiyor? Kişi ne zaman rahatlıyor, ne zaman kendisini korumaya ihtiyaç duyuyor? Kişinin durma, devam etme veya yön değiştirme seçeneği var mı?

Bazen uygulamannın ardından ağrı azalabilir, hareket kolaylaşabilir veya nefes daha serbest hissedilebilir. Bunlar elbette kıymetlidir. Fakat bedenle kurulan çalışmanın değeri yalnızca ölçülebilir bir değişimde değildir.

 

Bazen asıl değişim, kişinin uzun zamandir görmezden geldiği bir ihtiyacı fark etmesidir.

 

Bedenin İçinde Yaşamayı Yeniden Öğrenmek

"Bedenin içinde yaşamak" ilk bakışta tuhaf bir ifade gibi gelebilir. Zaten hepimiz bedenimizin içinde değil miyiz? Fiziksel olarak evet. Fakat dikkati sürekli bedenin dışarıdan nasıl göründüğüne yönelttiğimizde, onun içeriden nasıl hissedildiğiyle temasımız azalabilir.

Bedenin içinde yaşamak; her duyumu sevmek, her ağrıyı kabul etmek ya da hiçbir şeyi değiştirmemek değildir. Bedeni yalnızca kontrol edilmesi gereken bir sistem olarak görmemeye çalışmaktır.

Bazen onu dinlemek, bazen desteklemek, bazen tedavi ettirmek, bazen hareket ettirmek ve bazen de hiçbir şey yapmadan yanında kalabilmektir.

Belki mesele bedeni kusursuz biçimde dinlemek değil, onunla yeniden konuşmaya başlayabilmektir.

 

Beden, tamamlandığında kenara koyacağımız bir proje değildir.

Beden, yaşadığımız yerdir.

Ve belki iyi yaşam, bu yeri sürekli yenilemeye çalışmaktan önce, zaman zaman içinde gerçekten bulunabilmekle başlar.

Bloga dön